7 Eylül 2010 Salı

ZEKİ BEYNER SÖYLEŞİSİ..."ÇİZGİ KARİKATÜRÜN EVRENSEL DİLİDİR"

Keşkül-ü Fukara ya da Zeki Beyner
Sevgili Zeki Beyner üstadımızı 07.09.2002 yılında kaybetmiştik...Yaşam anlayışı, çizgisi ve farklı yaklaşımı ile bize hep göz kırptığını bilerek saygıyla anıyoruz...1999 yılında Basınköy'de kendisiyle yaptığımız bir söyleşiyi karikatür dostları ile bir kez daha paylaşıyoruz...




Zeki Beyner ile Sonbaharda Bir Cumartesi Günü...

Zeki Beyner’in Basınköy’de ki evini ziyaret ediyoruz. Deniz manzaralı yeşillikler içersindeki 2-3 katlı evler arasında 2 katlı bir evin bakımsız alt katında karşılıyor bizi ustamız. Evinde eski bir halı, somya ve üstünde bir yatak, gaz sobasının hemen yanında küçük bir çalışma masası ile yığınla kitap dikkatimizi çekiyor. Çalışma masasının üstünde elle yapıldığı belli olan bir floresan ışıklı düzenek ve masa lambası ile eski ve yeni çizgilerden oluşan karikatür tomarları görülüyor. Bakımsız ve kutu gibi 2 odalı evinde karışık fakat kendince bir düzeni olduğunu gördüğümüz dünyasında üstadımız olanca birikimi ve ödünsüz tavrı ile sorularımıza başlama fırsatı bulamadan anlatmaya başlıyor. Politikadan, sanattan, karikatürden ve ilişkilerden yani yaşama dair ne varsa, ne kadar söyleyecek sözü varmış ustamızın. Dileriz bu söyleşi diğer ustalarımızla yapılacak söyleşiler için bir başlangıç olur.

Karikatüre ne zaman ve nasıl başladınız?
Karikatüre 1956’da başladım. Ferit öngören Hukuk’ta okuyordu, o zamanlar sosyal konuları işlerdim, Zekisel espri diye bir şey oluşmuş. Tef dergisi vardı, Altan Erbulak yönetiyordu, ilk karikatürümü ona götürdüm. O zaman yazısız karikatür modası vardı, masasının üstünde ıssız ada karikatürleri yapıyordu. Yazısız karikatüre geçiş vardı. Zeytinburnu’nda gecekondu olayları vardı, gündüz yıkılıyor, gece yapılıyordu. Gece kondu, gündüz uçtu diye çizmiştim, bir bakkal fiyatlara bakıyor ve öylece kalıyordu. Altan baktı ve bunlar karikatür değil, yazısız olacak batıdaki gibi dedi. Sonra Cumhuriyet’in başyazarı Abidin Daver’e gittim. Elif Naci vardı orada, ilgi gösterdi. İçine kapanık ve çekingensin dedi. Aldı karikatürlerimi Vahdet Gültekin’e götürdü. Çizgilerin zayıf ama esprilerin iyi dedi ve sizi Akbaba dergisine göndereyim dedi. Sabahı iple çektim. Ertesi gün akbaba’ya gittim, kapıyı kısa boylu birisi açtı, karikatürleri gördü ve beğendim dedi, Selami bey bir daha getireyim mi dedim. Ben Aziz Nesin’im dedi. Oysa orada yatıp kalkıyormuş, o zamanlar aranıyordu ama takma isimle Akbaba’da yazıyormuş. Sosyal konularda başarılı olduğumu söyledi ve ben Yusuf Ziya ile görüşürüm dedi. Ertesi gün gittiğimde konuştuğunu esprilerimin iyi olduğunu ama çizgilerimin biraz daha pişmesi gerektiğini söyledi. ‘5 yıl geçti orada, bunun 12 yılı kadrolu.

Karikatürde hep sosyal konuları işlediniz. Özellikle sefalet konuları hep ön plana çıkıyor. Yaşamınızdan mı kaynaklanıyor?
Tabi ki yaşadıklarım var ama karikatürde yaşayan bir olgu. Bazı şeyleri görüyorum, çok fırsatlarda çıktı ama parayla işim olmadığı için kabul etmedim. Ben emekçiyim, işçi sınıfının içindeyim. Eskiden eve gelmiyordum, şimdi evden çıkamıyorum. Şimdilerde bir şarlatan var Mehmet Ali Erbil çok yakın dostum Sadettin Erbil’in oğlu, işte bu da bir karikatür. Karikatürde doğaçlama diye bir şey yoktur. İlham perisini beklersen bir türlü gelmez. Karikatür düşünerek yapılan bir olgudur daha doğrusu sanattır. Karikatür düşünce ürünü idedir. Espri tarzı, üslup ve çizgi atbaşı gitmelidir. Deseni varsa ressam oluyor, karikatürde bir düşünce bir fikir vardır, bir sentez ürünüdür doğaçlama kabul etmez. Bir bakış açınız olacak. Fransız Bosch var gerçekten evrensel bir çizer. Bir karikatürünü hatırladım, ihtiyarlığı anlatıyor. 2 kare, uzun bir yolda kadın karşıya geçmeye çalışıyor, uzakta bir araba var ama kadın karşıya geçmekte karar veremiyor. İşte her zaman geçerli olan ölümsüz bir karikatür. Benim çizdiğim bir karikatürde de bir balonu fakir iki çocuk iki iple tutuyorlar, paylaşımı anlatan bir çalışma. İnsani, sanatsal tarafı, gözlem ve algılama var. Eskiden sol vardı. Geri kalmış ülkelerde sol palazlanmıştı. Rus klasikleri fakirlikten sefaletten söz eder. İdeolojiler yok olabilir ama yapıtlar yaşar. Aslında sosyal konuları ilk işleyen Mim Uykusuz’dur, bu yüzden sefil olmuş ve hapis yatmıştır. Yine Yalçın çetin ve Eflatun Nuri’de sosyal sorunları çizerlerdi. Bir Cafer Zorlu sosyal konuları çizmesine karşın sağcı diye kabul edilmezdi. Oysa iyi bir insan ve çizerdir. Mim çok zor durumda kaldığı bir gün kimseden borç alamamış bana geldi, bende de yoktu, Cafer’e git dedim. Cafer elinde olanı vermiş sonra araları düzeldi. Cafer Zorlu tezgahtardır. Çizgisi, esprisi olan çizgi ustası ve yorumcusudur. Necmi Rıza usta bir çizerdir ve usta işi yapıtlar vermiştir. Ancak kendisi espri ve çizgiyi birlikte odaklaştıramamıştır. Sosyal hareketin dışında kalmıştır. !940’lı yıllarda Cemal Nadir döneminde çizdikleri daha sosyaldir ve gerçekten bir ekol sanatçıdır. Oğuz Aral’a yılda bir kez Cemal Nadir’in ölüm yıldönümünde onun eserlerini basın diye bir öneri getirdim. Gırgır mezarlık mı benim okuyucuya saygım var dedi. Mim Uykusuz Akbaba’da kadrosuz olarak 500 Liraya çalışıyordu. Bir gün 2 vinyet yapmasını istiyorlar, yapmam diyor, ek para istiyor, ilkelerinden asla ödün vermezdi. Gırgır’a 10 bin Liraya transfer oldu, tam rahat yaşayacakken kanserden öldü. Onurlu iyi bir ustaydı. Van gogh’un da başına gelmiş, şimdi eserlerine paha biçilemiyor. Bir Fikret Mualla sefilleri oynamıştır. Öldükten sonra eserleri milyonlar ediyor. En az benim kadar acı çekmiştir. İnsan yaşarken ödül almalı, güdümlü alkış olmaz, şike alkış bu...Şimdi bende yaşamıyorum aslında...Cumhuriyet’te ressam Agop vardı, üstad hiç yaşlanmıyorsun demişler, hiç yaşamadım ki demiş. Yalçın Çetin’e ölüm döşeğinde albüm yapmışlar...yaşarken olmalı herşey...

Günümüzde mizah dergiciliği eski canlılığını yitirdi. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?
Oğuz Aral çizgisi taklit edilmiş ve yozlaştırılmıştır. Sulu mizahın kötüsünü yapmışlardır. Batıda da fantezi mizah var ama bizde çok yozlaştırıldı. Bir de sanatı sırf sergi olarak görenler var. Sanat olması için illa sergi mi lazım? Karikatür sanatına bakışınız nedir? Karikatür kalıplarından çıkmıştır. Adam güzel sanatlara gidiyor, resim tekniğini kullanıyor bu karikatür oluyor. Karikatür yapmak farklı bir şey, buluş olması gerekir. Buluş, düşüncedir. Bulduğun espriyi çizgine göre biçimlendireceksin. Senin özgün çizginin dışında olmaması gerekir. Kendi kimliği içinde bir kişilik yaratıyorsun. Bosch ve Chaval’ın imzasız bile karikatürleri bellidir. Benim de bir kimliğim var. Turhan ve Cafer bu konuda iyi örneklerdir. Tan oral’ın iyi deseni var ama esprisi zayıftır. Karikatür çizgi olayıdır. Nota nasıl evrensel müzik diliyse, çizgi de karikatürün evrensel dilidir. Karikatür yazısız çizgi ile yorumdur. Yeni buluş yapmak zordur, Turhan selçuk bu alanda en iyilerdendir.

Karikatürcülerin örgütlülüğü konusundaki düşünceleriniz?
Ne yazık ki karikatürcüler örgütlü olmalarına rağmen bir arada değiller. Metin Ankara’dan buraya adam getiriyor ve oradan derneği yönetiyor. Çoğu da çizer değil, bu dayanışma mı? Dernek olmazsa karikatür adına hiç bir şey olmaz. Sanat adına vefa olması gerekir. Derneğin anatomisini çizmeye gerek yok, işlevi olan, işi bilenler yönetecek. Cumhuriyet’te lobi var. Dışarıdan kimseyi almazlar, lobi istemedikçe...Neresi sanat bunun? Değeri olan şeylere yer vermek gerekir.

Basında tekelleşmenin karikatüre etkisi nasıl oluyor?
Sedat Simavi ve Ali Naci Karacan basında en çok gazete batıran kişiler olarak bilinir. Ama hiçbir zaman patron olmamış gazetecilerdir. Milliyet spor sayfası ile tutmuştu. Hatta tavuğun gerisi milliyet’in arkası derlerdi. Milliyet spor sayfasından okunurdu. Bugün gazetecilikle ilgisi olmayan işadamı ve patronlar tekelleşiyorlar. Ünlü futbolcuyu yazar yapıyorlar, olmuyor elbette. Bu durumda basını ve karikatürü hatta yaşamdaki herşeyi etkiliyor. Çoğu güdümlü şeyler yapıyorlar. Dinleri imanları para, hükümetler bile onlara ödün veriyor.

Söyleşi:B. Sadık Albayrak,Halis Dokgöz,Mehmet Gölebatmaz/Sayısalgaleri

Zeki Beyner Kimdir?
1930 yılında İstanbul'da doğdu (Nufus kağıdında 05-03-1930, Kayseri de doğduğu yazmaktadır). İlköğreniminden sonra bir süre ortaokula ve sanat okuluna devan eden Beyner, maddi nedenler yüzünden tahsilini yarım bırakarak fabrikalarda çalışmıştır. Gençlik yılları çok sıkıntılı bir yaşam içinde geçen daha çocukluk yıllarında parklarda testi ile su satarak yaşamaya çalışan Zeki Beyner bir süre de tabelacılık yapmıştır. İlk karikatürü 1955 yılında Akbaba dergisinde yayımlandı. Karikatürcü olmasını Zeki Beyner şöyle anlatıyor: "Küçük yaşımdan başlayarak yüzümde bir sürü çizgi belirdi. Bu da çizgi adamı olacağımı gösterdiğinden olsa gerek, ben de karikatürcü oldum.." Yeni İstanbul, Tef, Zübük, Taş ve Taş ve Karikatür, Papağan, Pardon, Son Saat, Akbaba ve Çivi , Çarşaf gibi dergi ve gazetelerde çalışmıştır.

Hiç yorum yok: