27 Eylül 2010 Pazartesi

HAYATİ BOYACIOĞLU SÖYLEŞİSİ...

ANLAŞILABİLİR ÇİZGİNİN PEŞİNDE BİR ÇİZER: HAYATİ BOYACIOĞLU


Hayati Boyacıoğlu ve Halis Dokgöz akdenizde...

Bir Berlin gezisinde, öncesinde çizgilerinden tanıdığım Hayati Boyacıoğlu ile karşılaşıp tanışma ve çizgi dostluğunu pekiştirme şansı bulmuştum. Çok geçmeden bir proje çevresinde yolu Mersin’den geçti ve oturup çizgileri ve yaşlamı üzerine söyleşme olanağı bulduk. Akdenizin maviliklerine ve sıcağına ek olarak sıcak kanlı hayati Boyacıoğlu söyleşisi çakıştı. Çizerlerle söyleişlerin karikatürün kuramsal yönüne hep katkı sağladığını düşünen biri olarak fazla uzatmadan buyurun Boyacıoğlu söyleşisine…

Hayati Boyacıoğlu kimdir? Karikatüre nasıl başladınız?

1972 yılında ortaokulda Gün gazetesinde Oğuz Aral’ın hazırladığı sayfayı görerek çizmeye başladım. Turhan Selçuk’un üçgen şeklinde çizimleriyle İsmet İnönü çizmesinden çok etkilenmiş ve bunu okulda arkadaş ve öğretmenime çizip gösterip ilgi çektiğini görünce çizmeye başladım. Arkasından Gün gazetesinde yer alan mizah sayfası Gırgır dergisine dönüşünce çizimlerim de ivme kazandı.  1975’de Politika gazetesinde ilk karikatürüm yayınlandı. Tepebaşı’ndaki Karikatürcüler Derneği etkinliklerine katılmaya başladım ve ardından çizgi yolculuğu devam etti. Beyoğlu’nda karikatür çizen arkadaşlarla tanıştım. Yıldırım Yıldıran takma adıyla müthiş porte karikatürler çizen arkadaşım vardı, ondan da etkilenerek Dolmabahçe bölgesinde konuşlanıp bende çizmeye devam ettim.

Karikatür: Hayati Boyacıoğlu

Sizin Berlin’de yaşadığınızı biliyorum. Peki göç hikayeniz nasıl gerçekleşti?
İstanbul belediyesi Konservatuarı Tiyatro bölümünü kazandım. Ancak ailem okula gitmeme izin vermedi. Liseyi bitirdiğim dönem seksenli yılların çalkantılı dönemiydi. Üniversiteyi Almanya’da okumaya karar verip Berlin’e gittim. Berlin Hür üniversitesi Alman Filolojisi bölümünü bitirip yüksek master yaptım. Yan bölüm olarak gazetecilik ve pedagojiyi de bitirdim.
Bu süreçte karikatürle aranız nasıldı?
Elbette bu süreçte çizim de devam etti. Karikatürcüler Derneği etkinliklerine katılmayı sürdürdüm. Hep ülkeme geri dönme hayali vardı. Ancak kalıcı olmam ve burada yaşamam gerektiğini anladım, çünkü evlendim ve çocuklarım oldu.
Çizgilerinin ana konuları da bu bağlamda mı gelişiyor?
Bilimle uğraşan belli alanları inceler. Karikatürde ise yaşanılan mekan ve kişisel bakış belirleyici oluyor. Üniversite yıllarında karma sergiler açmaya başladım. Bu nedenle biyografimde göç ve göç olgusu çağımızın en başı çeken olgusudur. Göç bitmek tükenmek bilmeyen bir olgudur. Sadece iç dış göç değil beyin göçü de söz konusudur. Göç sonucu yeni olgularla karşılaşılıyor. Örneğin eşini hiç çıplak görmemiş bir köylü vatandaşının Almanya’da çıplak kadınları görüyor, yaşamadığı şeyler ve teknolojiyle tanışıyorlar ve bu durumda mizah, absürtlükler ve komik olaylar ortaya çıkıyor. Ben de bunları yaşayan biri olarak oturup çizdim.

Karikatür: Hayati Boyacıoğlu

Yaşadığın Berlin’in bazı özellikleri var “Berlin Duvarı” öncesi, yıkılışı ve sonrası sürece tanıklığın hakkında neler dersin?
Berlin çepeçevre duvarla çevrili bir adanın yarı parçası gibiydi. Bizim yaşadığımız bölge başkent değildi, Doğu Almanya içinse başkentti. Batı Berlin resmen bir ada gibiydi. Dışarıdan gelen desteklerle ayakta kalıyordu. İngiliz, Amerikan ve Fransızların kontrolünde, diğer kısım ise Sovyetler kontrolündeydi. Bu duvarın Sovyet desteği ile koruma amaçlı kurulduğu öne sürülüyordu. Batı Berlinliler duvarın ilk inşası sırasında pek aldırış etmemiş ve duvarı ciddiye almamışlar. Ancak 1961 yılında bir sabah duvar ile karşı karşıya kalmışlar…
Duvarın yıkılış öyküsüne gelince glasnost ile birlikte yayılan dalga Almanya’yı da sardı. Ve baş edilemeyen bir durum ortay çıktı. Kişisel olarak da bu duvarın yıkılmasına bizzat tanıklık ettim. Almanya’da bir iş yerine gitmiştim, saatçi duvara tutunuyormuş gibi yapıp sonra apar topar yere düşerken “Aaa duvar yıkılmış!...” diye haykırdı. Kıyamet koptu ve bir anda süreç başladı ve bitti. Ardından öncesi, esnası ve sonrası ile duvar karikatürleri ve duvarın ticari bir metaya dönüşmesine tanıklık ettik.
Karikatür: Hayati Boyacıoğlu
Çizgilerinde daha çok göç, duvar, kültürel farklılıklar gibi konular daha ön planda gözüküyor. Bunu neye bağlıyorsun?
Karikatür dünyam Oğuz Arallarla başlayıp Turhan Selçuk gibi çizgiye dayanan sade ve çizgi öncelikli bir anlayışa yöneldi zamanla…Üniversitede iken araştırmayı ve kaynağa ulaşmayı öğrendim. İnanılmaz bir kütüphanem oluştu. Ve burada Lurie adında Kanada’da yaşayan bir çizerin çizgileriyle tanıştım. Adeta büyülendim, portreler, kostümler, desenler çok etkileyiciydi. İrlandalı Tomi Ungerer’in de çizgilerinden çok etkilendiğimi ayrıca vurgulamalıyım. Yazısız, evrensel bir çizer siyah, beyaz ve lekelerle eserlerini ortaya çıkarmıştır. Bunları adeta iki boyutlu ancak üç boyutlu çalışmalar olarak görmüşümdür. Alman çizerlerden de etkilendim. Ancak alman çizerler üst seviyede entelektüel kapasiteye seslendiklerini söyleyebilirim. Ben kendi yaşadıklarımı, gözlemlerimi ve kültürel faklılıkları yansıttım diyebilirim…

Kolaj: Hayati Boyacıoğlu

Peki bu ortam çizgi anlayışına nasıl yansıdı?
 Biraz ters tepti diyebilirim, elitist olandan ziyade anlaşılabilir olma kaygısı ön plana çıktı diyebilirim. İnsanlar çizgiyle daha çok gülmek istiyor, düşündüren ve sorgulayan kara mizah ise sıkıntı yaratıyor. Biraz sentez olabilecek düşündüren ancak tebessüm de ettirebilen bir tarz yakalamaya çalıştım.
Almanya’da nerelerde çizgilerini yayınladın?
Yaklaşık 20 yıldır ırkçılık karşıtı bir dergi olan “Die Brucke”ye çiziyorum. Albümler çıkarıyor, sergiler açıyorum. Almanya’da yayın etkinliğini sürdüren Don Quichotte oluşumuna katkıda bulunmayı sürdürüyor ayrıca www.siyah-beyaz.com adlı sitede çalışmalarımı yayınlamayı sürdürüyorum.Almanya’da ki son seçimler ile ilgili özellikle Merkel çizimlerim Berlin Metrosunda sergilenerek binlerce kişiye ulaştı.
Karikatürcü gözüyle dünya ve karikatür nereye gidiyor?
Gözlemlediğim kadarı ile karikatür giderek çarpıcı ve vurucu niteliklerinden arınıp daha çok süsleme ve yazı ağırlıklı bir hal almaya başladı. Oysa dünyanın her zaman olduğundan daha fazla eleştiriye, sağlam bilekli, yürekli, dürüst ve cesur çizerlere ihtiyacı var. Ve elbette bu çizgileri yayınlayabilecek yeni mecralara ve yeni okurlara gereksinimi var. Medyanın sunduğu bombardıman ile yaşamda belirleyici olan öncelikler de belirleniyor ve bu şekilde toplumun uyutulması söz konusu oluyor. Bu noktada çizerlerin sorumluluğu oldukça fazla. Çizerler sömürülüyor, çizerek yaşamını kazanan karikatürcü isteyerek veya istemeyerek otosansür uyguluyor ve kendi naifliğini ve zamanla da çizerliğini yitirmeye başlıyor maalesef…

Karikatür: Hayati Boyacıoğlu

Berlin’den Türkiye nasıl görünüyor?
Öncelikle Türkiye’yi çok seviyorum ve Mersin’i de çok beğendim ve sevdim. Bu ülkenin insan sıcaklığını başka bir Avrupa ülkesinde bulma şansınız yok denecek kadar azdır. Her zaman farklı yansıtılsa da olağanüstü hoşgörülü bir ülkeyiz ve bu da oldukça pozitif bir özellik…Ancak çok gürültülü ve bilgi kirliliği mevcut. Öyle bir ortam var ki, gerçeği anlamak ile ortaya koymak arasında muazzam bir uçurum var. Anlama, anlatma ve anlaşılamama sorunu var diye düşünüyorum.
Dışarıdan baktığımız zaman siyah saçlı, bıyıklı, türbanlı, dil bilmeyen, çok çocuklu, savaşçı, aşırı milliyetçi, kurnaz, çalışmadan AB’ye girmeye çalışan bir toplum gibi yansıtılıyor. Ben de yer yer haklılık payı da olsa gerçeğin bu olmadığını çizgilerimle ifade etmeye çalışıyorum.
Oralardan Türk karikatürü nasıl görünüyor?
Türk karikatürü de Türkiye gibi gürültülü ve iki, ayrı anlayış var. Üst tabakaya hitap eden halka kapalı bir mizah ve halka hitap ettiğini söyleyen yazılı, müstehcenlikten beslenen ve bunu halk böyle istiyor diye savunan anlayışlar mevcut. Bu iki anlayış aynı zamanda birbirine kısmen düşman ve ayrıştırıcı olduğunu gösteriyor. Uzlaşma kültürünün olmadığı çok açık…Gazete çizerlerine bu alanda daha olumlu yaklaşıyorum. Çizer uzlaştırıcı olmalı, derdini anlatırken elitizmin vıcık vıcıklığına ve popülizmin sahte başarılarına kaymamalı.
Artı karikatür alanında tanı koyulma süreci çoktan geçti, tedavi ve rahabilitasyon sürecine gereksinim var. Özellikle genç kuşak çizerler işin kolayına kaçmadan araştırıp, okuyarak internetin evrensel gücünden de yararlanarak karikatür sanatını geleceğe taşıyacaklarına inanmak istiyorum. İzleyici yoksa çizgi de yoktur. Bu nedenle çizgi topluma ulaşmalıdır. Topluma ulaşmada amaç çizgiyi usta çizerler beğensin diye değil toplum için değişim ve dönüşüm için istemeliyiz. Aşçı yemeğini yesinler diye yapmalıdır. İşin kolayına kaçmadan, para, pul, şan ve şöhret için değil sorumluluk bilinciyle olmalıdır.


Hayati Boyacıoğlu

Hayati Boyacıoğlu Kimdir?
1960 yılında İstanbul'da doğan Hayati Boyacıoğlu Berlin'de Alman Filolojisi ve gazetecilik ve eğitimbilim dallarında yüksek lisans yaptı. 1978 yılından beri Almanya'da yaşayan Boyacıoğlu'nun "Integrationale Begegnungen" (Farklı Kültürlerin Karşılaşması) adlı bir karikatür albümü bulunmaktadır. Almanya'nın çeşitli eyaletlerinde pek çok kişisel sergi açan Boyacıoğlu'nun yazdığı "Kanaken sind Süpermaenner" adlı kabare tarzı oyun 1985 yılında Ludwigshafen'da Türkçe ve Almanca olarak sahnelendi. Bir büyük gazetenin Berlin bürosunu da bir süre yöneten Boyacıoğlu şu anda Almanya'da iki dilde yayın yapan mizah dergisi Don Quichotte'un yayın kurulu üyesidir. Pek çok dergi, gazete, okul kitabı ve takvimde ve çalışmaları yayınlanan Hayati Boyacıoğlu’nun çizgileri sürekli olarak Saarbrücken’de yayınlanan “Die Brücke“ adlı ırkçılık-ayrımcılık karşıtı dergide yer almaktadır. Boyacıoğlu’nun karikatür ve kolaj çalışmaları aralarında “www.toonpool.com“ adlı karikatür sitesinin de bulunduğu pek çok internet platformunda yayınlanmaktadır.  Evli ve iki çocuk babası Boyacıoğlu, Karikatürcüler Derneği üyesi olup Le Monde çizeri Jean Plantu ve eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın birlikte hayata geçirdikleri “Cartooning for Peace” adlı barış çizerleri inisiyatifinin de üyeleri arasındadır.

http://www.oburmizah.com/oburmizah/yeni_akrep_93.pdf


ÇİZGİSEL KIBRIS'TA...



http://www.oburmizah.com/oburmizah/yeni_akrep_93.pdf
 
Halis Dokgöz’ün ilk karikatürlerini 1989 yılında "Güneşin Girmediği Yere" isimli karikatür albümünde görmüştüm... O yıllardaki Türkiye ortamında, üniversite, sağlık ve doktorluk konularına eleştiriler yönelten karikatürlerdi bunlar... Halis Dokgöz, o dönemlerde bir taraftan tıp öğrenimine devam ederken, diğer taraftan da karikatür çizmekte idi...
Halis Dokgöz, sadece karikatür çizmekle kalmadı, ikamet ettiği çeşitli şehirlerde karikatür sanatı üzerine değişik organizasyonlar gerçekleştirdi, karikatür sergileri açtı, karikatür albümleri yayınladı...
Hüseyin Çakmak
1992 yılında, Çorum Belediyesi ile sivil toplum örgütlerinin birlikte düzenledikleri “Çorum Kültür – Sanat Festivali” çerçevesinde yer alan “Kıbrıs Türk Karikatürü” isimli sergi nedeni ile, Halis Dokgöz ile şahsen tanışma fırsatım oldu... O yıllarda bayan arkadaşı Birsen Coşkun ile (günümüzde eşi Birsen Dokgöz) doktorluk mesleğine yeni başlamışlardı fakat, Halis Dokgöz doktorluk mesleğinden çok karikatür sanatını düşünmekte idi... Bulunduğu her platformda karikatür sanatı üzerine tartışmalar yapmakta, sergiler gerçekleştirmekte ve çizmekte idi...
Halis Dokgöz, bilgisayar teknolojisinin yaygınlaşması sonucu, internet ortamında, “Karikatürcüler Yahoogroups” isimli tartışma platformunu oluşturdu... Türk karikatürcüleri bu tartışma platformu aracılığı ile karikatür sanatı üzerine görüşler ortaya koydular, karikatürler yayınladılar... Bir süre sonra, bazı çizerler, tartışma platformunu ideolojik tartışma platformuna dönüştürünce, Halis Dokgöz (en doğrusunu yaparak) platformunu iptal etti...
ÇİZGİSEL
Sizi bilmem ama, Halis Dokgöz’ü her hatırladığımda ve her gördüğümde bir sıcaklık sarar içimi... 1992 yılının Ağustos ayının en sıcak günlerinde gittiğim Çorum şehrinin ilginç bir özelliği vardı. Yaz mevsiminde, saat 16.00’dan sonra, soğuk bir rüzgar esmekte idi... Yaz ayları gölgede 40 derece sıcaklıkta, en soğuk kış günlerinde güneşin taş yaktığı Kıbrıs’tan kısa kollu gömlekler ile Çorum’a gelen ben ve eşim Şeniz Çakmak zor anlar yaşamıştık... Çorum’da bulunduğumuz ilk günün akşamı soğuktan tir tir titriyorduk... Neyse ki imdadımıza Halis Dokgöz ve arkadaşı Birsen Coşkun yetiştiler... Birer yün kazak verdiler bizlere... Çorum şehrinin soğuk yaz akşamlarını yün kazaklar ile giderdik... Fakat ben, Halis Dokgöz’ün verdiği mavi – beyaz yün kazağı geri iade etmeyi unutunca, bavulumun içerisinde Kıbrıs’a getirmiştim...
Soğuk kış günlerinde, karikatür çizmek için çalışma odama girdiğim zamanlarda, Halis Dokgöz’ün mavi – beyaz yün kazağını giymekteyim... Bu kazak sayesinde karikatür sanatının sıcaklığını hissederek çizmeye başlıyorum...
             Halis Dokgöz kardeşime karikatür sanatında nice yıllar diliyorum... Bana ve Türk Karikatür Sanatı’na mavi – beyaz yün kazağın sıcaklığını hissettirdiği için...

Hüseyin ÇAKMAK
Kıbrıs Türk Karikatürcüler Derneği Başkanı

21 Eylül 2010 Salı

0-18 "ÇİZGİ ÇOCUKLAR"...


0-18 ULUSAL İLETİŞİM AĞI
0-18 VURURSAN KIRILIR ÇOCUK HAKLARI SİTESİNDE "ÇİZGİ ÇOCUKLAR" KÖŞESİ BAŞLADI...ÇOCUK HAKLARI KONUSUNDA HER HAFTA ÇİZGİLERLE BİRLİKTE OLACAĞIZ...

http://www.0-18.org




ÇİZGİ ÇOCUKLAR KÖŞESİ İÇİN İLK ÇİZGİ...

BM Çocuk Hakları Sözleşmesi
Madde 28 
 
1.Taraf Devletler,çocuğun eğitim hakkını kabul ederler ve bu hakkın fırsat eşitliği temeli üzerinde tedricen gerçekleştirilmesi görüşüyle özellikle:

a) İlk öğretimi herkes için zorunlu ve parasız hale getirirler;




b) Orta öğretim sistemlerinin genel olduğu kadar mesleki nitelikte de olmak üzere çeşitli biçimlerde örgütlenmesini teşvik ederler ve bunların tüm çocuklara açık olmasını sağlarlar ve gerekli durumlarda mali yardım yapılması ve öğretimi parasız kılmak gibi uygun önlemleri alırlar;

c) Uygun bütün araçları kullanarak, yüksek öğretime yetenekleri doğrultusunda herkese açık hale getirirler;

d) Eğitim ve meslek seçimine ilişkin bilgi ve rehberliği bütün çocuklar için elde edilir hale getirirler;

e) Okullarda düzenli biçimde devamın sağlanması ve okulu terk etme oranlarının düşürülmesi için önlem alırlar.

16 Eylül 2010 Perşembe

7 Eylül 2010 Salı

ZEKİ BEYNER SÖYLEŞİSİ..."ÇİZGİ KARİKATÜRÜN EVRENSEL DİLİDİR"

Keşkül-ü Fukara ya da Zeki Beyner
Sevgili Zeki Beyner üstadımızı 07.09.2002 yılında kaybetmiştik...Yaşam anlayışı, çizgisi ve farklı yaklaşımı ile bize hep göz kırptığını bilerek saygıyla anıyoruz...1999 yılında Basınköy'de kendisiyle yaptığımız bir söyleşiyi karikatür dostları ile bir kez daha paylaşıyoruz...




Zeki Beyner ile Sonbaharda Bir Cumartesi Günü...

Zeki Beyner’in Basınköy’de ki evini ziyaret ediyoruz. Deniz manzaralı yeşillikler içersindeki 2-3 katlı evler arasında 2 katlı bir evin bakımsız alt katında karşılıyor bizi ustamız. Evinde eski bir halı, somya ve üstünde bir yatak, gaz sobasının hemen yanında küçük bir çalışma masası ile yığınla kitap dikkatimizi çekiyor. Çalışma masasının üstünde elle yapıldığı belli olan bir floresan ışıklı düzenek ve masa lambası ile eski ve yeni çizgilerden oluşan karikatür tomarları görülüyor. Bakımsız ve kutu gibi 2 odalı evinde karışık fakat kendince bir düzeni olduğunu gördüğümüz dünyasında üstadımız olanca birikimi ve ödünsüz tavrı ile sorularımıza başlama fırsatı bulamadan anlatmaya başlıyor. Politikadan, sanattan, karikatürden ve ilişkilerden yani yaşama dair ne varsa, ne kadar söyleyecek sözü varmış ustamızın. Dileriz bu söyleşi diğer ustalarımızla yapılacak söyleşiler için bir başlangıç olur.

Karikatüre ne zaman ve nasıl başladınız?
Karikatüre 1956’da başladım. Ferit öngören Hukuk’ta okuyordu, o zamanlar sosyal konuları işlerdim, Zekisel espri diye bir şey oluşmuş. Tef dergisi vardı, Altan Erbulak yönetiyordu, ilk karikatürümü ona götürdüm. O zaman yazısız karikatür modası vardı, masasının üstünde ıssız ada karikatürleri yapıyordu. Yazısız karikatüre geçiş vardı. Zeytinburnu’nda gecekondu olayları vardı, gündüz yıkılıyor, gece yapılıyordu. Gece kondu, gündüz uçtu diye çizmiştim, bir bakkal fiyatlara bakıyor ve öylece kalıyordu. Altan baktı ve bunlar karikatür değil, yazısız olacak batıdaki gibi dedi. Sonra Cumhuriyet’in başyazarı Abidin Daver’e gittim. Elif Naci vardı orada, ilgi gösterdi. İçine kapanık ve çekingensin dedi. Aldı karikatürlerimi Vahdet Gültekin’e götürdü. Çizgilerin zayıf ama esprilerin iyi dedi ve sizi Akbaba dergisine göndereyim dedi. Sabahı iple çektim. Ertesi gün akbaba’ya gittim, kapıyı kısa boylu birisi açtı, karikatürleri gördü ve beğendim dedi, Selami bey bir daha getireyim mi dedim. Ben Aziz Nesin’im dedi. Oysa orada yatıp kalkıyormuş, o zamanlar aranıyordu ama takma isimle Akbaba’da yazıyormuş. Sosyal konularda başarılı olduğumu söyledi ve ben Yusuf Ziya ile görüşürüm dedi. Ertesi gün gittiğimde konuştuğunu esprilerimin iyi olduğunu ama çizgilerimin biraz daha pişmesi gerektiğini söyledi. ‘5 yıl geçti orada, bunun 12 yılı kadrolu.

Karikatürde hep sosyal konuları işlediniz. Özellikle sefalet konuları hep ön plana çıkıyor. Yaşamınızdan mı kaynaklanıyor?
Tabi ki yaşadıklarım var ama karikatürde yaşayan bir olgu. Bazı şeyleri görüyorum, çok fırsatlarda çıktı ama parayla işim olmadığı için kabul etmedim. Ben emekçiyim, işçi sınıfının içindeyim. Eskiden eve gelmiyordum, şimdi evden çıkamıyorum. Şimdilerde bir şarlatan var Mehmet Ali Erbil çok yakın dostum Sadettin Erbil’in oğlu, işte bu da bir karikatür. Karikatürde doğaçlama diye bir şey yoktur. İlham perisini beklersen bir türlü gelmez. Karikatür düşünerek yapılan bir olgudur daha doğrusu sanattır. Karikatür düşünce ürünü idedir. Espri tarzı, üslup ve çizgi atbaşı gitmelidir. Deseni varsa ressam oluyor, karikatürde bir düşünce bir fikir vardır, bir sentez ürünüdür doğaçlama kabul etmez. Bir bakış açınız olacak. Fransız Bosch var gerçekten evrensel bir çizer. Bir karikatürünü hatırladım, ihtiyarlığı anlatıyor. 2 kare, uzun bir yolda kadın karşıya geçmeye çalışıyor, uzakta bir araba var ama kadın karşıya geçmekte karar veremiyor. İşte her zaman geçerli olan ölümsüz bir karikatür. Benim çizdiğim bir karikatürde de bir balonu fakir iki çocuk iki iple tutuyorlar, paylaşımı anlatan bir çalışma. İnsani, sanatsal tarafı, gözlem ve algılama var. Eskiden sol vardı. Geri kalmış ülkelerde sol palazlanmıştı. Rus klasikleri fakirlikten sefaletten söz eder. İdeolojiler yok olabilir ama yapıtlar yaşar. Aslında sosyal konuları ilk işleyen Mim Uykusuz’dur, bu yüzden sefil olmuş ve hapis yatmıştır. Yine Yalçın çetin ve Eflatun Nuri’de sosyal sorunları çizerlerdi. Bir Cafer Zorlu sosyal konuları çizmesine karşın sağcı diye kabul edilmezdi. Oysa iyi bir insan ve çizerdir. Mim çok zor durumda kaldığı bir gün kimseden borç alamamış bana geldi, bende de yoktu, Cafer’e git dedim. Cafer elinde olanı vermiş sonra araları düzeldi. Cafer Zorlu tezgahtardır. Çizgisi, esprisi olan çizgi ustası ve yorumcusudur. Necmi Rıza usta bir çizerdir ve usta işi yapıtlar vermiştir. Ancak kendisi espri ve çizgiyi birlikte odaklaştıramamıştır. Sosyal hareketin dışında kalmıştır. !940’lı yıllarda Cemal Nadir döneminde çizdikleri daha sosyaldir ve gerçekten bir ekol sanatçıdır. Oğuz Aral’a yılda bir kez Cemal Nadir’in ölüm yıldönümünde onun eserlerini basın diye bir öneri getirdim. Gırgır mezarlık mı benim okuyucuya saygım var dedi. Mim Uykusuz Akbaba’da kadrosuz olarak 500 Liraya çalışıyordu. Bir gün 2 vinyet yapmasını istiyorlar, yapmam diyor, ek para istiyor, ilkelerinden asla ödün vermezdi. Gırgır’a 10 bin Liraya transfer oldu, tam rahat yaşayacakken kanserden öldü. Onurlu iyi bir ustaydı. Van gogh’un da başına gelmiş, şimdi eserlerine paha biçilemiyor. Bir Fikret Mualla sefilleri oynamıştır. Öldükten sonra eserleri milyonlar ediyor. En az benim kadar acı çekmiştir. İnsan yaşarken ödül almalı, güdümlü alkış olmaz, şike alkış bu...Şimdi bende yaşamıyorum aslında...Cumhuriyet’te ressam Agop vardı, üstad hiç yaşlanmıyorsun demişler, hiç yaşamadım ki demiş. Yalçın Çetin’e ölüm döşeğinde albüm yapmışlar...yaşarken olmalı herşey...

Günümüzde mizah dergiciliği eski canlılığını yitirdi. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?
Oğuz Aral çizgisi taklit edilmiş ve yozlaştırılmıştır. Sulu mizahın kötüsünü yapmışlardır. Batıda da fantezi mizah var ama bizde çok yozlaştırıldı. Bir de sanatı sırf sergi olarak görenler var. Sanat olması için illa sergi mi lazım? Karikatür sanatına bakışınız nedir? Karikatür kalıplarından çıkmıştır. Adam güzel sanatlara gidiyor, resim tekniğini kullanıyor bu karikatür oluyor. Karikatür yapmak farklı bir şey, buluş olması gerekir. Buluş, düşüncedir. Bulduğun espriyi çizgine göre biçimlendireceksin. Senin özgün çizginin dışında olmaması gerekir. Kendi kimliği içinde bir kişilik yaratıyorsun. Bosch ve Chaval’ın imzasız bile karikatürleri bellidir. Benim de bir kimliğim var. Turhan ve Cafer bu konuda iyi örneklerdir. Tan oral’ın iyi deseni var ama esprisi zayıftır. Karikatür çizgi olayıdır. Nota nasıl evrensel müzik diliyse, çizgi de karikatürün evrensel dilidir. Karikatür yazısız çizgi ile yorumdur. Yeni buluş yapmak zordur, Turhan selçuk bu alanda en iyilerdendir.

Karikatürcülerin örgütlülüğü konusundaki düşünceleriniz?
Ne yazık ki karikatürcüler örgütlü olmalarına rağmen bir arada değiller. Metin Ankara’dan buraya adam getiriyor ve oradan derneği yönetiyor. Çoğu da çizer değil, bu dayanışma mı? Dernek olmazsa karikatür adına hiç bir şey olmaz. Sanat adına vefa olması gerekir. Derneğin anatomisini çizmeye gerek yok, işlevi olan, işi bilenler yönetecek. Cumhuriyet’te lobi var. Dışarıdan kimseyi almazlar, lobi istemedikçe...Neresi sanat bunun? Değeri olan şeylere yer vermek gerekir.

Basında tekelleşmenin karikatüre etkisi nasıl oluyor?
Sedat Simavi ve Ali Naci Karacan basında en çok gazete batıran kişiler olarak bilinir. Ama hiçbir zaman patron olmamış gazetecilerdir. Milliyet spor sayfası ile tutmuştu. Hatta tavuğun gerisi milliyet’in arkası derlerdi. Milliyet spor sayfasından okunurdu. Bugün gazetecilikle ilgisi olmayan işadamı ve patronlar tekelleşiyorlar. Ünlü futbolcuyu yazar yapıyorlar, olmuyor elbette. Bu durumda basını ve karikatürü hatta yaşamdaki herşeyi etkiliyor. Çoğu güdümlü şeyler yapıyorlar. Dinleri imanları para, hükümetler bile onlara ödün veriyor.

Söyleşi:B. Sadık Albayrak,Halis Dokgöz,Mehmet Gölebatmaz/Sayısalgaleri

Zeki Beyner Kimdir?
1930 yılında İstanbul'da doğdu (Nufus kağıdında 05-03-1930, Kayseri de doğduğu yazmaktadır). İlköğreniminden sonra bir süre ortaokula ve sanat okuluna devan eden Beyner, maddi nedenler yüzünden tahsilini yarım bırakarak fabrikalarda çalışmıştır. Gençlik yılları çok sıkıntılı bir yaşam içinde geçen daha çocukluk yıllarında parklarda testi ile su satarak yaşamaya çalışan Zeki Beyner bir süre de tabelacılık yapmıştır. İlk karikatürü 1955 yılında Akbaba dergisinde yayımlandı. Karikatürcü olmasını Zeki Beyner şöyle anlatıyor: "Küçük yaşımdan başlayarak yüzümde bir sürü çizgi belirdi. Bu da çizgi adamı olacağımı gösterdiğinden olsa gerek, ben de karikatürcü oldum.." Yeni İstanbul, Tef, Zübük, Taş ve Taş ve Karikatür, Papağan, Pardon, Son Saat, Akbaba ve Çivi , Çarşaf gibi dergi ve gazetelerde çalışmıştır.

6 Eylül 2010 Pazartesi

ÇİZGİSEL BİLİM VE GELECEK'TE...

Bilim ve Gelecek
Eylül 2010
BİLİM VE GELECEK

AYLIK BİLİM, KÜLTÜR, POLİTİKA DERGİSİ

SAYI: 79
EYLÜL 2010

http://www.bilimvegelecek.com.tr/

1 Eylül 2010 Çarşamba

DÜNYA BARIŞ GÜNÜ...

"PEACE AT HOME PEACE IN THE WORLD"
"YURTTA BARIŞ
DÜNYADA BARIŞ"
Mustafa Kemal ATATÜRK